SİNOP GÜNCESİ-6


18.08.08
15’inde değilse de nihayet bugün, az da olsa havada bir değişim meydana geliyor. Sıcaklık aynı ama en azından hafif bir rüzgar çıkıyor. Hatta öyle ki, geldiğimden bu yana hiç dalgalı görmediğim otelin koyu, oldukça dalgalanmış durumda. Ama yine de deniz kenarında her sabah koşu yapan bey sporunu aksatmıyor. Bir o tarafa, bir bu tarafa doğru küçük adımlarla tahminen sayıya bağlı olarak yaptığı oldukça uzun süreli sabah koşusunu hiç bir gün aksatmıyor.

Ben otel odasındaki toparlamalarımı yapıyor, notlarımı düzenliyor sonra her zamanki gibi hazırlanıp merkeze iniyorum. Bu seferki görevim doğrudan Islahevi’ne gidip tüm yapıtların fotoğraflarını çekip künyelerini kontrol etmek. Yine aşağı kısımda dizi çekimi var. Herkes oyuncuları görmek için kapıda birbirini itiştiriyor ama ben kolaylıkla içeri süzülüveriyorum, mani olana da rastlamıyorum. Her bu dizi ilgilisi kalabalığı görüşümde, eşdeğer bir ilgi yoğunluğunun bienal için de gösterileceği günlerin yakın olduğunu düşünüyor ve bunu içtenlikle diliyorum.

Oradaki işimi bir saat içinde tamamlayıp, hemen bilgisayar başı işlerim için Kara İnci’ye geçiyorum. Artık burası evimiz gibi oldu. Herşeyimizi bırakıp, emanet edip çıkıyoruz çoğu zaman. Servis kalitesi ve güleryüzde hiç azalma ile karşılaşmıyoruz. Umut’la beraber son düzeltmeleri yapıp, metinleri basılmaya hazır hale getiriyoruz. Ekibin büyük bir kısmı, bu sabah kalkan İstanbul uçağıyla ayrıldı. Ne olsa insan içinde bir burukluk hissediyor doğrusu. Tam bu düşüncelere dalmışken neyse ki kafede çalan eğlenceli yeni çıkmış yaz şarkısı imdadıma yetişiyor. Bu şarkı benim için bir anlamda Sinop’la özdeşleşiyor, kişisel tarihimde hep öyle hatırlanacak.

Akşama kadar kafede çalıştıktan sonra, saat 20:30’da meydanda gerçekleştirilecek tiyatro oyunlarını izlemek üzere yola çıkıyorum. Malum, burada pergeller devamlı çalışıyor, mekan mekan şehri arşınlarken en güvenilir ulaşım aracımız onlar. Gördüğüm kadarıyla oyunlara rağbet büyük. Herkes önceden gelip yerini tutmuş, ellerinde ayçiçek çekirdeği külahları heyecanlı bir bekleyiş içersinde. Hepsinin ayağının dibinde küçük bir çekirdek kabuğu tepeciği oluşmuş bile. Biraz geç kaldığımız için, arkada ayakta oyunu izlemeye koyuluyoruz. Bunun üzerine kaldırım taşının üstüne çökmüş olanlar kızıyor, “Saatlerdir bekliyoruz burada, çekilin” diye. Hemen onların arkası çay bahçesi olduğu ve sahneyi gören her nokta insanlar tarafından kaplanmış olduğu için böyle bir şey ne yazık ki mümkün değil. Onlar da kızıp ayağa kalkıyorlar ve “O zaman biz de ayakta izleriz.” diye resti çekiyorlar. Neyse ki bir tatsızlık yaşanmıyor. Oyunlarda Sinop’lu gençler rol alıyor ve çok da başarılılar. Rollerine iyi çalışmışlar, oyunlar da gerçekten güzel yazılmış. Temsillerin tek dezavantajı, açık havada oynanması nedeniyle sesin dağılması ve arka sıralara zayıf gelmesi. Hele bir de buna, kalenin içindeki canlı müzik sesi ve geçip giden ahalinin uğultusu eklenince, sesler iyice kayboluyor.

Oyunların bitiminde, çok yorgun olduğum için yemek bile yemeden otele gitmek üzere vasıta bulmaya çıkıyorum. Yol üstünde Sinop kentinin farklı kısımlarını bir kez daha gözlemleme şansı elde ediyorum. Her şey bir yana, gece hayatı gerçekten çok renkli, her yerden bir canlı müzik sesi yükseliyor. Sokaklar kadınlı, erkekli, çocuklu gezen, oturan gruplarla dolu. Sahil yolunda yürüyüş yapanlardan çoğu birbiriyle selamlaşıyor ve ayaküstü sohbet ediyor. Hemen herkes birbirini bir şekilde tanıyor. Kale içindeki geçitten geçiyorum. Köfte Holding, Fast foot gibi şakacı tabelalar gözüme çarpıyor.

Otel odasına dönüp yatağa uzandığımda, gözüme dolabın üstündeki “karakutu” geldiğimden beri ilk kez çarpıyor. Ve televizyonla adeta yeniden tanışıyorum. Geçirdiğim yoğun ve sahici günler sonrasında bana çok uçuk gelen şeylerle karşılaşıyorum. Tanımadığım kanallarda altyazı olarak çok ilginç yazılar geçiyor: “Kapalı olgun bayanlar arıyorum...”. İlk kez gördüğüm kliplere ve şarkı sözlerine rastlıyorum. Bir şarkıya göre kız, deniz kenarı bir semtte arabasıyla dolaşacakmış, o da kesmezse dünya sosyetesinin uğrak yerine gidecekmiş, öbür adam bilgisayarı başında lüks ortamlarda, dertli dertli söylüyor. Görüyorum ki, meşhur İtalyan peynirleri bile yurdumuz popunun şarkı sözlerine sızmış, ne güzel. “Ne kadar şanslıyız ki bu kadar zengin bir ülkeyiz(!)” diye içimden geçirmek zorunda kalıyorum...

İşin doğrusu, izlemeye değer tek kanal bulamıyorum. Komik olmaya çalışan diziler, ciddi olmaya çalışan diziler, anlamsız müzik klipleri. Alacağımı aldığımı düşünerek televizyonu kapatıyorum. Hey gidi saf yetmişler, seksenler gel de gör bak şimdiyi, her şey ne ara bu kadar ticarileşti, ne ara hayatın tek amacı güzel arabalar, kızlar, yatlar oldu...?

Home | Articles | Events | Announcements | Groups | Gallery | Newsletter Archive | About | Legal | Contact Us