SİNOP GÜNCESİ-5


17.08.08
Liman simit kafedeki sabah sohbetine katılmak için bu sabah erkenden hazırlanıp merkeze iniyoruz.

Sabah sohbetinde öncelikle Müze Uzmanı Hale Oğuz ile tanışıyoruz. Kendisi bize özet olarak; Sinop’un hem tarihini, hem de coğrafi özelliklerini anlatıyor. Deniz içindeki tektonik hareketlerle yükselmiş bir ada olduğunu, zamanla anakaraya bağlandığını, Karadeniz’in eskiden aslında bir tatlı su gölü olduğunu, hatta dünyada Nuh’un tufanının Karadeniz’de mi gerçekleşmiş olduğu konusunda şüpheler uyandığını hep ondan öğreniyoruz. Akliman ve Sarıkum’un lagün özelliği taşıdığını, günümüzde çeşitli sebeplerle sazlık ünitelerin kurutulduğunu, oysa bu alanların dünyada en fazla oksijen üreten alanlar olduğunu akıcı bir şekilde anlatıyor Hale Hanım. Sarıkum’un göl-çöl-orman-deniz olarak anılabilecek eşsiz bir yer olduğunu ifade ediyor. Çeşitli kumul bitkilerinden söz ediyor. Sinoplular olarak, doğal süreçlere bir itirazları olmadığını, ama insan eliyle yapılan müdahalenin doğaya çok zarar verdiğini vurguluyor. Sulak alanların iklimi yumuşattığından, klima etkisi yaptığından, İnceburun’da paleolitik çağdan malzeme bulunduğundan haberimiz olmasını sağlıyor. Bulgulardan, ihraç için üretilen amforalardan, bulunan amfora atölyelerinden, Sinop mühürlü amforalardan, antik çağda buralarda şarap, balık, zeytin, zeytinyağı üretimi ve ihracatı yapıldığının anlaşıldığını ekliyor. Sonrasında buharlı geminin icadıyla beraber, doğal limana ihtiyaç kalmaması nedeniyle Sinop’un eski önemini kaybettiğini anlatıyor. Sinop’un denizinin her zaman güzel olması nedeniyle Karadeniz sahilinde, “Temmuz, Ağustos, Sinop” diye anıldığını belirtiyor.

Hale Hanım sözlerini şöyle tamamlıyor: “Son derece değerli ekosistemlerin yer aldığı İnceburun Yarımadası üzerinde Nükleer Santral ve Nükleer Araştırma Merkezi, Erfelek, Gerze ve Ayancık ilçelerimizin çok değerli doğal alanları üzerine de koca koca Termik Santrallar yapılması planlanıyor. Oysa Sinop dünyanın doğal mirası, elbirliğiyle korunması gerekiyor.”

Daha sonra sohbete Beral Madra ile beraber çeşitli taraflar da katılıyor, nükleer atıkların buraya gömülmesi, yakıt işlemesi yapılması gibi gündem konuları tartışılıyor ve bu durumda naif bir mücadelenin yeterli olmayacağı kararına varılıyor.

Çıkan öneriler ve üstünde durulması gerekli görülen hususlar saptanıyor:
• Reklam/tanıtım şirketi ile Sinop’un tanıtımı yapılmalı. Halkın sevdiği bir sanatçı bu işin yüzü olarak kullanılabilir.
• Nükleer kurbanların kurdukları derneklerle işbirliği içine girilmeli, etkilenmiş insanlar biraraya gelmeli.
• Japon Konsolosluğu ve AB’nin Çevre Koruma konulu fonlarına başvuruda bulunulabilir.
• Bilgi içeren bir sayfalık özet hazırlanarak Karadeniz’e kıyısı olan ülkelerin STK’larına gönderilebilir.
• Web sayfası açılabilir.
• Sinop halkı bilinçlendirilmeli ve katılımcı olmaya çağırılmalı.
• Bütçe yaratılmalı (2006’da burada Türkiye’nin en büyük çevre mitingi gerçekleştirilmiş, nükleersiz yaşam şenliği - İnisiyatif var ama desteklenmeli)
• Kurumlara/kişilere çağrıda bulunulmalı, şovla destek sağlanmalı.
• Tehlikenin arkasındaki güç hedef alınmalı.
• Karadeniz Kültürel İşbirliği Merkezi örgütlenmede araç olarak kullanılabilir.
• Nükleer enerjiyi isteyen büyük sanayi ve istemeyen turizm sektörü ayrıştırılmalı, turizm sektörünü destekleyen tanıtım/reklam şirketleri, Karadeniz balıkçılığı, tarım ve şarapçılık gibi kesimlerle temasa geçilmeli.
• Mobilize bir ekiple bütün sene dolaşılarak nükleer enerji sonrası oluşacak tablolar bütün bölgede gösterilmeli.
• Kurbanlar organize edilerek şube açılmalı ve onların konuşması sağlanmalı (örneğin Sinop’taki 3000 spastik çocuk gibi).

Hale Hanım, sohbet sonrasında Sinop’a has bazı deyişleri: (Sinoplu iki balık tutar, birini satar rakı alır, diğerini de meze yapar.”), kendi sloganını (“300 gün eser gün doğrusu, rüzgar santrali en doğrusu”) bizlere aktarıyor. Adli vakaların Türkiye’de en düşük olduğu illerden birinin Sinop olduğunu belirtiyor. Buna mukabil lobiciliğin, hemşericiliğin zayıflığından dem vurduktan sonra Hale Hanım, çocukluğunda asılı tütün yapraklarını aniden bastıran yağmur altında kalıp nemlenmemeleri için çoluk çocuk koşturarak içeri aldıklarını, değişen iklimle beraber bu anıların da tarihe karıştığını anlatıyor.

Bugün bienal programı kapsamında Sinopale Çocuk’un açılışı yapılıyor. Çocuklar olağanüstü işler çıkarmışlar, her biri görülmeye değer. Ben liman kahvede oturup işlerimi yapmaya devam ederken, Hale hanım da, yoldan geçen tanıdığı hemşerilerine oturduğu masadan müdahale ediyor ve onları Sinopale çocuk’u gezmeye yönlendiriyor. Bu sırada bienalin sanatçılarından Julie yanımıza gelip performansının ön hazırlığı için yarım saat içinde iki kişilik yardıma ihtiyacı olacağını söylüyor. İşimi bitirince ona yardım edebileceğimi söylüyorum.

Yarım saat sonra Julie, Ina, Mahir, Emire Hanım, kafenin işletmecisi Arda Bey, harıl harıl meyva ayıklar durumdayız. Mahir ise, bir yandan hamur yoğurup bir yandan telefonda konuşuyor. Hatta bu komik anı, Julie görüntüleyerek performansının parçası olan slayt gösterisine dahil ediyor. Akşam Julie ve Ina, bir sanal aşçılık preformansı gerçekleştirecek ve ilgilileri de bu aktiviteye dahil edecek. Julie, giriş yemeği olan içi peynirle doldurulmuş taze kırmızı ve yeşil dolmalık biberleri hazırlarken, biz de performansın katılımcıları tarafından tarife göre hazırlanmış malzemelerle doldurulup şekil verildikten sonra kaynar suya atılıp haşlanacak meyveli mantının içine konacak envai çeşit meyveyi ayıklayıp doğruyoruz. Şeftali, minicik minyatür siyah üzüm kılığına girmiş erikler, kızılcık. Tüm hazırlıkların yapılması epeyce zaman ve emek alıyor. İş boyunca ara ara sohbet de ediyoruz. Arda Bey’e işletmesiyle ilgili bazı önerilerde bulunuyoruz, o da bize kendi planlarından bahsediyor. Ellerimi yıkamaya mutfağın lavabosuna gidip suyu açtığımda akan buz gibi su ellerime bayram yaptırıyor. Dayanamayıp yanımda ellerinin her bir tırnağının üzerinde değişik bir desen çizili olan genç kıza şebeke suyunun nereden (yoksa dağlardan mı) geldiğini soruyorum, hiç bilemeyeceğini söylüyor. Daha sonra başkasına sorarım, diye düşünüyorum, ama maalesef sonrasında da unutuyorum. İş bittiğinde erikten siyaha boyanmış ellerimle, saat 16:00’da Pervane Medrese’sinde gerçekleşecek Hollandalı Uzman Heiner Holtappels’in (Hollanda Medya Sanatları Enstitüsü Montevideo Direktörü) vereceği seminere yetişmek için yokuştan yukarı doğru yola çıkıyorum.

Oraya vardığımda herkes oturmuş, meşhur özel Sinop mantısından yiyor. Önce sarımsaklı sonra cevizli, kokmamak için; usül bu. Bu sırada Mahir gelecek bienal için kavramsal bir çalışma yapıyor (!) ve beyaz duvar zemin üzerindeki Sinopale afişi önünde hepimizin portre fotoğrafını çekiyor, ısrar kıyamet. Seminer saati geldiğinde hep beraber oradaki Kültür sanat evinin içine giriyoruz. Otantik dekorasyona sahip bu güzel mekan, aynı zamanda da etkili bir klimaya sahip, yaşasın! Enstitü’nün yapısı, faaliyetleri ve programları ile ilgili kısa bir brif’ten sonra kurumun zengin arşivinden çeşitli sanatçıların yapıtlarını (performanslar, videolar, kısa filmler) izliyoruz. Yapılan çay ikramını memnuniyetle kabul ettikten ve öngörülen süreyi de aştıktan sonra, kimse kalkmak niyetinde olmasa da, başlayacak diğer etkinlik olan sahildeki Tekel binasındaki Documenta Kassel sergisinin açılışına yetişmek üzere, kaderimize razı olup seminer kapanışını yapıyor ve grupça sergi mahalline doğru yokuş aşağı yürümeye başlıyoruz.

Tekel binası çok güzel eski bir bina. Documenta sergisi ise çok kapsamlı, elli yılı belgeliyor, yapılan bütün sergilere dair detaylı bir video sunumu var. Basamağın üstüne çöküp ilgiyle seyretmeye başlıyorum. Ancak uzun oturmama rağmen sadece üç Dokumenta’nın videosunu baştan sona görebiliyorum.

Julie’lerin performansına yetişebilmem için otele dönecek vaktim ne yazık ki yok ama bir kıyafet değişimine kesinlikle ihtiyacım var. Shellie çok sevindirici bir teklifte bulunuyor ve kaldıkları otel odasının anahtarını bana üstümü değişmem için bırakıyor. Artık tecrübeli olduğum ve ne olur ne olmaz yetişemezsem diye yedek kıyafetimi yanımda taşıdığım için bu işlemi on dakikada halledip hemen diğerleriyle biraraya gelmek üzere Liman kafeye koşturuyorum.

Julie ve Ina, önce yapacakları performansla ilgili kısa bir bilgi verdikten sonra herkesi, hazırlanmış uzun masada hamurlarını açıp içini meyveyla doldurmaya davet ediyorlar. Bizim ekipten olanlar, olmayanlar, Konsolos Bey ve hanımı, Sinoplu gençler, herkes büyük bir itinayla kendi mantı parçalarını hazırlıyor. Bu arada süper yaratıcı modeller ortaya çıkıyor. Özellikle Payende teyze tabii, yılların tecrübesini konuşturuyor.

Akşam yemeği için Saray’daki gruba uğruyorum. Renan’ın eşi Metin, nefis gemi modelleri almış. Hep beraber onları inceliyoruz bir süre, hatta değişik açılardan fotoğraflarını bile çekiyoruz. Açlığımı yatıştırmak için Sinop’un meşhur çarpan tavasından yiyorum. Bu kısa aradan sonra Liman kafeye dönüyorum. Kısa bir süre sonra bir de bakıyoruz ki; Sinopale ekibi on dakika öncesine kadar hummalı bir çalışmayla mantı yapıp yediği yerde, dans etmeye başlamış. Çoluk cocuk herkes bu eğlenceye katılıyor ve elbette ki dakikalar ilerledikçe “tren” de yapılıyor. Dahası, bu tür eğlencelerin gediklisi limbo da unutulmuyor. Biz de bahçeden keyifle onları izliyoruz. Yorulan, arada bizim masaya gelip soluklanıp enerjisini topladıktan sonra dansa dönüyor.

Yorgun argın ama mutlu ve huzurlu bir taksi dolusu Sinopaleci otele dönüyor ve böylece bu güzel günü de kapatıyoruz. Gece uyku arasında, hayal meyal ekibin bir kısmının denize girdiğini duyar gibi oluyorum.

Home | Articles | Events | Announcements | Groups | Gallery | Newsletter Archive | About | Legal | Contact Us