SİNOP GÜNCESİ-1


13.08.08
Gideceğimi çevremdeki herkese duyurmam ve tüm aile, arkadaş efradının iyi dileklerini almam sonrasında nihayet Sinop’a yolculuk günü gelip çatıyor. Aynı uçağa bineceğimiz ekipten Umut’la sabah şafak sökmeden buluşup havaalanına hareket ediyoruz. Öğreniyorum ki Umut, Sinop’ta üç hafta kalacak ve ekibiyle birlikte bir gazete çıkarmak üzere oraya gidiyor. Çok erken bir saat olduğu için, trafikten eser yok. Havaalanına vardığımızda uçağın kalkış saatine daha çok vakit olduğu için öncelikle kahvaltı ediyoruz. Bir süre sonra uçak (gecikmeksizin) yolcu alımına başlıyor. Ben de sıraya girip, uçuş korkumu düşünmemeye çalışarak ama her zamanki gibi sağ ayağımla, dev kuşun kapısından içeri adımımı atıyorum.

Uçaktaki insanların güzelliği dikkat çekici. Hemen hepsinin gözleri renkli. İki yanımda bebeğiyle hoş bir genç bir hanım oturuyor. Hemen yanımda da genç bir adam. Yol boyu genç adam bebekle ilgileniyor, ona oyunlar yapıyor. Ben katılmak istesem de uçuyor olmaktan dolayı aklımın yarısı da uçup gittiği için kendimi bir türlü toplayamıyorum. Bu arada uçağa bir sağlık ekibi, tekerlekli sandalyeyle yaşlı bir amca getiriyor, hemen arkasından da hanımı geliyor. “Bedensel sağlığın yerinde olması ne kadar da önemli, aksi durumda özellikle Türkiye’de hayat çok zor” diye aklımdan geçiriyorum. Gerçi bu düşüncem, Sinop’ta bulunduğum sürece en azından Sinop şehri için değişiyor. Şehrin birçok alanında, tekerlekli sandalyeye bağımlı vatandaşlarımız için eğimli zemin düzenlemesinin yapılmış olduğunu şaşırarak farkediyorum.

Uçak kalkışa geçtiğinde panik içinde önümdeki dergiye saldırıp beni oyalayacak bir şeyler bulmaya çalışıyorum. Şansıma, uçak dergisinin kapsamlı bir bulmaca sayfası olduğunu keşfediyorum. Yolculuk boyunca dikkatimi ona veriyorum. Neyse ki yolculuk çok kısa sürüyor. Daha kahvaltımız dağıtıldı, yedik-yemedik derken, dağıtılanlar toplanıveriyor ve inişe geçiyoruz. Denizin üstünden alçala alçala piste konuyor uçağımız ve ben de yüreğim hafiflemiş olarak bir an önce kendimi dışarı atıyorum.

Bavullarımızı terminalde beklerken daha sonra sanatçılardan biri olduğunu öğrendiğim genç bir arkadaşla (Alparslan) konuşuyoruz. Babası onu almaya gelmiş, içtenlikle bizi de arabalarına alıyorlar şehre inmek üzere. Alparslan’ın babası her sabah iki saat yüzüyormuş, onu anlatıyor, doğrusu çok gıpta ediyorum. Yol üstü kentin muhtelif yerlerine asılı Sinopale afişleri gözlerime ilişiyor. Şehre girene kadar süren güzel bir sohbetten sonra bizi Melih’in evinin önünde bırakıyorlar. Melih’in annesi zarif hanımefendi Payende Hanım bizi çok sıcak karşılıyor. Hemen nefis bir kahvaltı sofrasına oturmak üzere bizi davet ediyor. Organik taptaze salatalıklar, domatesler, çeşit çeşit reçeller, cevizle dolu bir sofra. Yıllardır domates niyetine başka bir şey yediğimin üzülerek farkına varıyorum.

Derneğin stajyeri Zeynep ile aynı odada kalacağız. Arabayla gittiğimiz deniz kenarındaki güzel otele girişimizi yapıyor, bavulu odaya atıyoruz. Daha sonra yine ekibin parçası olan ve daha önceden de tanıştığım arkadaşlarım Mirey ve Renan’la, limandaki eski boş otele, Sinopale’nin merkez üssü, nam-ı diğer H 117’ye gidiyoruz. Bir sürü çocuk, başlarında eğitmenleriyle birlikte atölye çalışmaları yapıyor ve gördüğüm kadarıyla yaratıcılıklarını nefis bir şekilde konuşturuyor. Hava çok sıcak, daha da fenası, nem oranı çok yüksek ama bu durum onları pek rahatsız ediyor gibi gözükmüyor. Mahir’in oğlu Sinan fantastik bir mumluk çalışması yapmış tutkal, köpük ve pipetlerle, elimden tutup bana onu gururla gösteriyor. Gerçekten çok güzel. Burada çocukların yaptığı çalışmaların güzelliğini yazarak anlatmak ne yazık ki imkansız. Neyse ki hepsinin bol bol fotoğrafı çekiliyor. Çocuklar kesinlikle sınır tanımıyor. Büyüyünce insanların bu bakış açısını, -çoğunlukla da eğitim sisteminin yanlışlarına bağlı olarak- farkına bile varmadan kaybetmesi ne kadar üzücü. Bu arada H 117’nin bol şemsiyeli ama yine de sıcak balkonunda oturup yapılması gerekenleri konuşuyoruz. Renan çocuklara müzik atölyesi veriyor. Mirey diğer işlerinin yanısıra fotoğrafçılığa soyunuyor. Mekanın içinden balkona doğru sineklik filtreli adeta film karesi efekti taşıyan nefis bir fotoğraf çekiyor.

Bu arada mutfak-salon karışımı düzenlenmiş odada sirkülasyon hiç bitmiyor. Çocuklar, gençler, gönüllüler, sanatçılar girip girip çıkıyor. Herkesin peşinde koşuşturduğu bir işi var. Ben de bu sırada yeni basılmış I. Sinopale’ye ait kitabı inceliyorum, çok güzel olmuş. Birkaç ufak düzeltme gözüme çarpıyor, söyleyecek gibi oluyorum, “Aman sus, sus” diyorlar “Melih çok streste açılış öncesi” diyorlar, lafımı yutuyorum.

Renan’ın çocuklarla çalışmasını izlemek üzere aşağıdaki restorana iniyoruz. Atölye kapsamında çocuklar, müzik eşliğinde resim yapıyor. Etraftaki insanlar şaşkınlıkla karışık bir ilgiyle onları izliyor. Kızlar gayet konsantre ve adanmış bir şekilde çalışırken, oğlanların dikkati dağınık tutumu, kadın-erkek arasındaki yaradılış ve yaklaşım farkı hakkında bir şeyler söylüyor tabii. Ama Renan ustalıkla oğlanları da işin içine çekmekte başarılı oluyor doğrusu. Çocukların ona karşı olan sevgisi ve hayranlığı, neredeyse elle tutulacak kadar somut görülebiliyor.

Ordan çıkıp arabaya doğru gidiyoruz. Yanlış yere parkettiğimiz için ceza kesmek üzere olan polis memurunu, rica minnet bu niyetinden vazgeçiriyoruz. Sağolsun bir şey demiyor. Zaten burada görünen kadarıyla herkes çok dostane ve hoşgörülü. Büyük şehirlerde çoktan kaybettiğimiz, mumla arar olduğumuz tüm faziletler burada halen varlığını sürdürüyor demek ki. Arabayla tersaneye, sıcağın altında yılmadan çalışan sanatçıları ziyarete ve bir ihtiyaçları olup olmadığını sormaya gidiyoruz. Görüyoruz ki gönüllü Sinop’lular da özveriyle onlara yardım ediyorlar. İşlerini yaparken onları resimliyoruz.

Öğlen yemeğine, Sinop’un limandaki en iyi restoranı olduğu rivayet edilen Saray’a gidiyoruz. Zaten bu bilginin teyyidi buraya bizden önce gelmiş olanlarca çoktan yapılmış bile. Denizin üstünde bulunan saldaki bir masaya yerleşiyoruz. Sinop’un en meşhur balığının ismi “çarpan”mış, bir tür iskorpit. Ondan yiyoruz, gerçekten lezzetli. Turşulu salata da aynı şekilde leziz. Yemekten sonra diğer misafirlerin kalacağı otele gidip girişle ilgili konuşuyoruz. Resepsiyonda görevli hanım, havanın 15 Ağustos’tan sonra döneceğini söyleyerek, içimize bir nebze olsun su serpiyor.

H 117’ye döndüğümüzde, güneşin altında gerilmiş şemsiyelerin altında çalışmaya devam ediyoruz. Sinop limanına nazır balkondan, beş dakikada bir kalkan takalar görüyorum, gençler kızlı erkekli gruplarla açılıyor. Koylarda denize girmek üzere açıldıklarını tahmin ediyorum. Burası gerçekten farklı bir yer. Şehrin değişik bir dinamiği, ritmi var. Alışmak zaman alabilir. Belki de uzun zamandan beri ilk kez çok aşina olduğum sorumluluklar elbisesini çıkarıp bambaşka bir elbise giymek durumunda kalıyorum. Bu durum az da olsa içime garip bir his salıyor. İlerleyen günlerde yatışacak bir his...

Sonja’nın çocuklara yaptırdığı atölye çalışması için belli bir ebatta mukavvalara ihtiyacı var. Onların hazırlanmasında yardımcı oluyorum ama balkon bilhassa öğleden sonra güneşinde öyle sıcak ki, eğildikçe alnımdan kocaman ter damlacıkları yere düşüyor. Bu işe, gerçek manada alın terimi katıyorum.

Sinopale ekibinin favori buluşma mekanlarından biri de şehrin en güzel kafesi olan Karainci. Burada kablosuz internet bağlantısı gerektiren bilgisayar işlerimizi yaparken bolca su, kahve içebiliyoruz. Kafenin en önemli özelliklerini şöyle sıralayabilirim: mekan klimalı, tuvaleti her daim temiz, çalışanlarının servisi hep hızlı ve güleryüzlü.

Renan yanımıza döndüğünde kolunun altında atölyesinde çocuklara sorduğu “Sizce şey nedir?” sorusuna aldığı cevaplar var. Cevap olarak hikaye yazan var, karikatür çizen var, resim yapan var. Çocuklar gerçekten olağanüstü. Bu cevapların mutlaka bir şekilde bir arada bir başlık çerçevesinde sergilenmesi lazım. En popüler cevap “Şey her şeydir.” Bir örnek daha vermek gerekirse; çocuklardan biri şöyle yazmış: “Şey, şeyi yapar, şeyin şeyidir. Bu yüzden şey şey yerine şey olarak şeyle birlikte şeyin şeyidir-en güzel anlamıdır.” Cevap olarak bilgisayar ekranı ve klavyesi çizip ekrana www.şeynedir.com yazanı anlatmıyorum bile. Ben çocukların muhteşemliğinin etkisini üzerimden atmaya çalışırken Renan, kuru kayısı alıp geliyor ve bir sonraki atölyesini başlatmak üzere yanımızdan ayrılıyor. O sırada ekibin ayrılmaz parçası Rakel arıyor ve arkadaşı Shellie’yle beraber yarın Samsun’dan Sinop’a doğru yola çıkacağını haber veriyor.

Bir ara kendi kendime düşünüp kafamda sıraya koyuyorum: “Sinop simidi yemek lazım. Nokulun tadına bakmak lazım. Cezaevini ve Medreseyi bir an önce görmek gerek.” Renan tekrar döndüğünde, son atölyesinde çocuklar “acıktık” deyince onlara simit aldığını “susadık” deyince de su, meyve suyu aldığını, sonra da “biz salsa öğrenmek istiyoruz” deyince onlara bunların üstüne bir de salsa öğrettiğini anlatıyor, bu hepimizi güldürüyor.

Ufak tefek bazı ihtiyaçlar için ben de sokağa çıkıyorum. Burada bütün tarifler, deniz, yokuş, heykel gibi kavramlar nirengi noktası alınarak yapılıyor. Kırtasiyenin yokuşun sonunda olduğunu öğrenip o tarafa doğru yürüyorum. Kalem, bloknot aldıktan sonra kaybolma korkusuyla uslu uslu aynı yokuştan iniyorum. Bir züccaciyeciden H 117’deki eksiği gidermek niyetiyle, çay ve kahve içmek için plastik fincanlar alıyorum. Ana caddeye dönmeden, bir manavdan da armut ve şeftali alıyorum sipariş üstüne. Pazartesi’den beri burada olanların içi kurumuş, mutlaka yaş bir şeyler yemek istiyorlar. Yol üstü kasapların sıklığı dikkatimi çekiyor. Gerçekten etçi bir milletiz herhalde, hem de balığın bu kadar bol olduğu yerde bile. Sonra bir şey daha dikkatimi çekiyor, gerçekten de Alparslan’ın söylediği gibi bu şehir “trafik ışıkları olmayan” şehir. Hiçbir yerde yok, dolayısıyla arabalar, her zaman yayalara yol veriyor ve çok ender korna çalıyor. Ne konfor ama...

İşler bittiğinde paydos edip hep beraber Melih’in arabasına doluşuyoruz. Etrafta simitçiler görünce, anlıyorum ki akşam simidi çıkmış. Hemen almak üzere arkadaşlara teklifte bulunuyorum, olumlu karşılanıyor. Simit Center’da kalan son yedi simidi alıp arabaya geri dönüyorum. Önce arabayı kirletmemek için “yemeyelim” diye bir prensip kararı alıyoruz oybirliğiyle. Ancak kucakta duran simit dolu bir torbaya ve –ne kadar üstü örtülü olursa olsun- etrafa yayılan kavruk simit kokusuna kim karşı koyabilir ki? Yine de yerlere kırıntı dökmemek için simitleri arabanın dışında böldükten sonra mideye indiriyoruz.

Otele varınca, doğrudan odalara dağılıp mayolarımızı giyiyoruz. Saat 19:00 sularında ver elini Sinop’un güzel denizi. Güneş koydan çekilmiş. Deniz maviden çok yeşile çalıyor. Kumlar ise Akdeniz, Ege, Marmara sahillerinden tanıdığımız kumdan biraz daha koyu renkli ve daha büyük parçacıklı, içinde küçük küçük gri tonlarında taşlar var. Su, ne çok serin ne de fazla sıcak, yani tam kıvamında. İşin garibi Riva, Şile sahillerinden bildiğimiz Karadeniz dalgası yok bu koyda, su çarşaf gibi. Suyun sıcaklığı yerinde olunca, tahminimden çok fazla suda kalabiliyorum, üstelik de hiç üşümüyorum. Renan, Sinan’la denizde yorulmaksızın oynuyor, su perileri gibiler. Bir süre sonra istemesek de deniz sefamızı akşam yemeğine hazırlanmak amacıyla sonlandırıyoruz. Niyetimiz, otel yakınında bir yerde yemek. Ama sonra, fikir değiştirip şehir merkezindeki sabit mekanımız Saray’a gitmeye ve ordaki bir masaya zaten önceden yerleşmiş olduğu haberini aldığımız ekibin kalan kısmıyla birleşmeye karar veriyoruz. Vardığımızda 12-13 kişilik olan masa, biz ve bizden sonra katılanlarla beraber 20 kişiyi buluyor. Neyse ki mekan müsait de, öylesine uzun bir masa bile garsonların servisine engel olmuyor. En az on garson koşturuyor ama yine de tüm masalara yetişmekte zorlanıyorlar. Beni asıl şaşırtan, hafta içi bir gecede, sahil şeridi boyunca yan yana sıralanmış bu restoranların tümünün dolu olması. Müşterilerin çoğunun buranın yerlisi mi, yoksa ziyarete gelmiş turistler mi olduğunu kestiremiyorum. Restoranların mutfakları ile oturma yerleri arasındaki yürüyüş yolunda aile turlamaları hiç bitmiyor. Tipik bir Türk tatil yöresi klasiği: İtinalı giyimli aileler, aheste aheste çoluk çocuk bir arada bir aşağı bir yukarı bu yolu arşınlıyorlar.

Daha uzun süredir burada bulunan arkadaşlar, her öğün balık yemiş ve dolayısıyla farklı bir şeyler yemek istiyorlar. Pilaki, zeytinyağlı enginar ve sirkeli patlıcan mezelerini söylüyoruz. Hepsi de leziz. Masada hemen yanımda Sinop’lu tatlı bir genç kız oturuyor. Taş bebek haliyle bizi dinliyor. O da bienal gönüllülerinden. Tanışıp sohbete başlıyoruz. Biz biraz daha büyükler olarak engin(!) hayat tecrübemiz doğrultusunda ona geleceğine ilişkin tavsiyelerde bulunuyoruz. Yemeğimiz, helva ve çay faslıyla tamamlanıyor. Bu arada hem Galatasaray’ın hem de Fenerbahçe’nin yabancı takımlarla maçı var. Lokantanın yanındaki pub’ın önü ve içi silme insan dolu, arada bir “Goool” sesleriyle yerimizden sıçrıyoruz. Sinan fanatik bir Fenerli. Oradaki heyecanlı yığının içinde bir de onun küçük kalbi atıyor. Yenildikçe morali bozuluyor, ara ara masaya gelip kızgınlığını ve sevincini paylaşıyor.

Biz kızlar, uykumuz geldiğine karar verip masadan müsaade istiyoruz. Gece; koydaki dalga sesini epeyce bastıran iki ayrı canlı müzik performansının birbirine karışan sesleri ve uyumadan önce akılda kalan şu sözlerle son buluyor: “Bu son mektup koparacak-cak-cak” “Ayrılıktan zor belleme ölümü Mihriban”.

Home | Articles | Events | Announcements | Groups | Gallery | Newsletter Archive | About | Legal | Contact Us